GÖNDERİLMEMİŞ MEKTUPLAR VOL.6

Merhaba, nasılsın.
Hep “Nasılsın” diyorum ya en başta, aslında nasıl olduğum “seni ilgilendirmez” de diyebilirsin, belki de istemezsen söylemezsin. Nasıl olsa bir sağır kadar duyabiliyorum ancak, bak yine duymadım ne dediğini. Bas bir “Re” tonu duyabiliyorum ancak kalp ritminde, bu da müptelalık yapıyor bende. Hiç kalbini atışlarını dinler misin, hangi notada, kaç metronomda atıyor heyecanlandığında ? Bu soruyu şimdi sormadım farz et. 

Altıncı göndermediğim mektup olmuş bu, bir de eskiden yazdıklarım var, bir fırsatım olursa onları da yazarım, belki, kısmet, ne bileyim. Zamana ihtiyacım var sanırım, uzunca bir zamana.

Yine zamanı, zaman makinemde geri sarayım,  fütursuzca en başa döneyim, “Nasılsın?” 
İyi olduğunu umut ediyorum. Mutlaka vardır hayatında ters giden sorunlar, belki sağlık, belki arkadaşlık ve belki aşk hayatında. Buraya kadar zahmet edip şu an burayı okuyabiliyorsan şayet zaten şüphesiz iyisindir, biliyorum ne olursa olsun sorunlarını aşmak için mücadele ediyorsundur, benim gibi.
Kendimden bahsetmeyeli çok uzun zaman oldu, bekli de sandığın kişi bile değilim, değişmiş bile olabilirim veya yeniden değişebilirim. Değişimin asla geriye gittiğini görmedim, zaman gibi. Bazen derin boşluklar yaratabiliyor,ama  boşlukları da zaman içinde molozla dolduruyorum. Devamlı güler yüzlü oluşum, hayata pozitif bakmam, insanlardan ümidi keseli çok olsa da halen “canlı” aramak gibi sebepsiz gereksiz huylarım var.  Ama canım gerçekten şu günlerde sıkkın.  Geçici elbet, geçsin diye de yazıyor olabilirim. Belki de uyuyunca geçecektir, bilmiyorum.
Gülmeye çalışıyorum, ama pek mümkün değil. Etrafıma baktığımda birçok gülen insan var ama gülüşlerinin çoğu sahte, sanki bir şey arıyorlar fakat aradıkları şeyin kendisini bulamayınca kendi zihinlerinden imitasyonlarını, sahte klonlarını üretiyorlar, çok eğreti.  Bir insanın gözlerinin içine dikkatlice baktığında bu sahteliği görebilirsin, ben görmeye başladım… Küçük bir çocukken bile yalan konuşmadım, annem gözlerimin içine bakardı ve anlardı her olan biteni. Hata yaptıysam gözlerimi kaçırırdım, bakamaz utanırdım.  Belki bu yüzden yalan bile söyleyemiyorum. Çünkü bilmiyorum, bilmiyorum ya yalan söylemeyi her konuştuğum insanı çocukluğumdaki annem gibi sanıyorum, söyledikleri karşısında artık bakamıyorum, utanıyorum.  Ama söylemeyi bilmemek, bu söylemsel illüzyonu anlamayacak kadar aptal olmayı da gerektirmiyor.  Çünkü o kadar sahtenin içinde bulundum ki gerçeğini gördüğümde aklım çıkıyor yine aptala dönüyorum. İnsanlar çok yaratıcı,bu yaratıcılık  büyük  ihtimalle çocukluktan geliyor. Çocuk zekası ne kadar kompleks olsa da, gözleri onu ele veriyor. Bu gün çok keskinim, küpüme zarar veriyorum maalesef, bu da canımı yakıyor.

Hayata pozitif bakıyorum, basit bir aforizma ama yine dolu taraf peşindeyim. Eklenen her yeni damla bir bilgi, bir düşünce, bir his katıyor hayatıma. Sanki az sonra dolup taşacakmışçasına dalgalanıyor bardak, sürahi, deniz, okyanus adı her ne ise.  Hiç dolmadım, dolamadım, dolamayacağım, hep dalgalayayım ona bile razıyım… Bir de boş kısımları yok mu adı her ne ise.  Bir evren kadar büyük o dolmayan ve bu doldurulamayanı doldurmak için insafsızca benden çalanlar… Kalbim ağrıyor…
Âşık Veysel diyor;
“Benim sana verebileceğim bir şey yok aslında.
Bir çay var, içersen.
Bir ben var, seversen.
Bir de yol var, gidersen.”
İnsanlardan ümidi keseli çok oldu diyorum ya aldanmayasın, aldatılmayasın. En azından benim bildiğim 50 kişi var, hataları var mı vardır elbet. Engin evren gibi insan, yer yer patlamaları oluyor ama patlama sonraları da bir o kadar yaşam verici, hayata döndürücü. Bu yüzden ölmüyor mu güzel insan.  Arıyor, deniyor, sonra yine deniyor ve yine deniyor insan. İnsan bu ya değişen, değişene ayak uyduran, sonra yine değişen ve  affeden insan. Yine tenhalardayım, yalnızlıktan geberiyorum ve yine evrenin lanet bir köşesine fırlatılmışım. Ve o fırlatıldığım evrende aklıma  Muhammet İkbal’in sözleri geliyor mütemadiyen   “Bir insana sığabilene evren denir, evrene sığmayana insan”.  Hiçbir şeye sığmayıp her şeye nasıl sığabilir ki insan.  Hayat torna freze tezgâhların da robotlaşıp bir de sağlıklı diyalektikle alabileceğimiz, yanıtını bildiğimiz soruları zaten kendimize sordurmuyor mu? Cevaplardan çok soruların peşinden mi gitmek gerekir?  Sorulabilecek en zor soruların yanıtları bir o kadar kolay olur ki, o kadar basiti göremeyecek kadar aptal olmadığımızı sanırız. Kaybettiğimiz anahtarlarımız gibi, ben belki yine portmantoya koymuşumdur, o kadar aptalım.
Sabaha vurmak üzere gün, çok yorgunum, gözlerim kapanacak ve uykum yine geldi. Kendimi affedebileceğim bir rüyaya dalmak istiyorum, belki bu sefer daha korkusuz hissedebilirim kendimi, yer altı dünyasının tüm yaratıklarından.


Sevgilerimle, öpüyorum.

William-Adolphe_Bouguereau_(1825-1905)_-_La_Nuit_(1883)

William-Adolphe Bouguereau (1825-1905) – La Nuit (1883) Nyx, Yunan mitolojisindeki  ilk tanrılardan gece tanrıçası, gecenin şekil almış halidir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: